GÜNCEL
Giriş Tarihi : 14-09-2021 23:59   Güncelleme : 14-09-2021 23:59

Başkaldırıyorum hey; Herkes varsın farkıma!..

Başkaldırıyorum hey; Herkes varsın farkıma!..
Ben Yerdoğan Sancaktar…
Hastayım,
Boğazım düğüm düğüm,
Sekiz yıldır yutkunamıyorum…
Su içiyorum-gazoz içiyorum-maden suyu içiyorum; yok yok yok,
Yutamıyorum-yutkunamıyorum…
Hekimler bir çare bulamayınca; nefesi güçlü bir Hocaefendi/Mürşit/Gavs Hazretleri'ni tavsiye ettiler.
Tamam; hemen gideceğim, dedim.

Bu "muhterem zat"ın, nerede yaşadığını sordum.
Muhtemelen ücra bir yerde veya bir mağarada yahut da mütevazi bir dergahta; madde ve maddiyattan uzak, her türlü nefsaniyetten arınmış ve uzlet içinde birisidir kesin, diye düşündüm…

Gelecek habere göre, nasıl gideceğimi hesaplarken;
"Yahu, "muhterem"e ulaşmak zor değil,
Hemen bulursun,
Sen az bekle; "muhterem"in hizmetkarlarından birisi konum atıversin…" dediler.

"Vay be, "muhteremlik" de dijitalize olmuş, sufi'lik/gavs'lık da bilişim enstrümanlarıyla mücehhez hale gelmiş,
Nereden nereyeee…." diye iç geçirdim.

Neyse lafı uzatmayayım; yola koyuldum.
Boğazımda düğümlenen "şeyler" nedeniyle artık uhreviyata yönelip, dünya nimetlerinden tecrit yaşamayı düşünmeye başlamıştım.
Bu nedenle de "Muhterem" efendiye yürüyerek gideyim dedim.
Zaten bir süredir lüks ve özel şoförlü aracımı bir kenara bırakmıştım.
Yürüyeyim ki; çilesini çekeyim ve Allah'ın daha hoşuna gitsin hissiyatındaydım.
Tıpkı "Ferrari'sini Satan Bilge"deki zengin gibi…

Beş dakika filan olmuştu; yürümeye başladığıma…
Ucube gibi yüksek-yüksek yapıların arasından giderken kasvet bastı/darlandım…
Ferahlamaya ve yutkunabilmeye çare için giderken daha da yutkunamazlaştım-ferahsızlaştım.

"Yahu bu kadarı da olmaz; bu "ucube" yapılara/bu kadar betonlaşmaya nasıl izin vermişler…" diye söve söve yola devam edecektim ki;
"Amaaannn be ya…
Neden yürüyorum; şuradan bir taksi çevireyim dedim ve atladım taksiye…"
Son model telefonumdan konumu açtım ve taksiciye o istikamete gitmesini söyledim.
Aslında yürüyerek yarım saatte gidilecek mesafeyi sıkışık trafik nedeniyle ancak bir saatte katettik.
Lüks bir malikanenin önünde durduk.
Taksici, burası dedi…

Şaşırmıştım;
Açıkçası, mütevazi/mistik ve ruhu ferahlatan bir mekan beklerken; şatafatlı-debdebeli ve manzarası müthiş bir rezidansımsı malikane görmek, beni şaşırtmıştı.
Bir an eski halim baskın geldi,
Yutkunamama sorunumu filan unutup; "buraya da ne gökdelen dikilir be…" dedim.

Ammaaaa hemen silkiniverip;
"Yuh sana Yerdoğan yuh; ne geldiyse başına bu betonculuk/gökdelencilik ve rezidansçılıktan gelmedi mi…" diyerek; kendi kendime kızdım.
Neylersin işte; "alışmış kudurmuştan beterdir", derler,
Bendeki hal de, o galiba…
Boş arazi gördüm mü; gözüm dönüyor ve ruhum betonerme bir canavara dönüşüveriyor, ne yapayım!..

Ooooo; lafı uzattım yine,
Neyse, girdim içeriye...
Of of of; "malikane-dergah"ın içinde muhteşem bir havuz/müthiş bir peyzaj/Selçuklu-Osmanlı mimarisi ve yeni nesil modern teknolojiyle süslenmiş iç dekorasyon…

Nereden mi anladım?
Yıllardır yaptığım işten dolayı inşaata dair her detayı bilirim, ben…
Mesela bu "malikane-dergah"a da bakınca; yaklaşık, beş milyon dolarlık bir ederi olduğunu fark ediverdim.
Ama aklım başıma gelmişti ve hemen kendimi çimdikledim; "Oğlum Yerdoğan kendine gel… Buraya ne için geldin ne düşünmeye başladın…" diyerek, kendimi uyardım…

Muhtemelen İtalyan kumaştan yapılmış, modern kesim bir takım elbiseyle slimfit bir delikanlı içeri buyur etti.
"Muhterem" sizi bekliyor, dedi.
Birkaç kapıdan geçtikten sonra koccamannnn bir salona girdik.
Bir duvar komple camdı ve boğaza nazırdı.
Tükürsen denize düşerdi.
O derece, denize sıfırdı yani…
Şok oldum ve hatta "bence bu yapı imara da aykırıdır" diye düşünürken; "Muhterem" içeri girdi ve yüzüme bakmadan "hoş geldin Yerdoğan" dedi.
Sakin/emin ve rahvan adımlarla boğaza bakan kürsümsü koltuğuna oturdu ve bir el işaretiyle yanına çağırdı.

Heyecan-nedamet ve büyük bir huzursuzlukla yaklaştım.
"Muhterem"in elini öptüm ve yüzüne baktım.
Mübareğin yüzü pek de mübarek gelmemişti.
Bir mübarekten ziyade, daha çok kurnaz bir tüccarı andırıyordu.
O anda "ben bu yüzü bir yerden hatırlıyorum…" diye içimden geçti ama bir türlü çıkartamadım.

Sonra "Muhterem Hazretleri" yavaş hareketlerle yanındaki yaldızlı sürahiden, yine yaldızlanmış bir bardağa su koydu ve "al bunu iç…." dedi.
Ellerim titriyordu heyecandan…
Bardağı dudaklarıma götürürken "Muhterem" ;
"Bu içtiğin su zemzem suyudur,
Daha geçen gün özel kaplarda ve özel bir uçakla getirttim.
Taptazedir.
İç bunu ve yutkun Yerdoğan'ım…" dedi.
İçtim ama değişen hiçbir şey olmamış; boğazımdaki düğüm sanki daha da büyümüştü.
Kendimi daha da kötü hissetmeye başlamıştım.
Galiba "muhterem" bunu fark etti ve "bana bak Yerdoğan" diye söze başladı.

Başımı kaldırdım ve can kulağımla dinliyordum.
"Biz sana çok şey borçluyuz.
Bu malikanenin imarını sen verdin,
Vakfımız senin sayende bu noktaya geldi,
Etilerdeki İman Rezidans,
Kuzguncuktaki Ahiret AVM,
Falanca yerdeki İmamat Sitesi,
Filanca yerdeki Safa-i Merve kulesini senin sayende yapabildik.
Allah senden razıdır, Gündoğan…
Merak etmeyesin; cennette rahatça yutkunacağın saraylar/köşkler seni bekliyor.
Şimdi yutkunmasan ne olur ki; bu mudur derdin, Allah aşkına…" dedi ve omuzuma mübarek eliyle dokunup, beni gönderdi.

Eve dönerken çıldıracak gibiydim.
Ne beklemiştim, ne buldum!..
Yok yok…
Alem hişt olmuş kardeşim,
"Muhteremler" bile betoncıllaşmış/rezidanszist olmuş/ cennet köşklerini boğaza yapmaya başlamış…" diye düşünürken; serseri bir mermi gibi, nereye gittiğimi bilmez halde yürüyordum.
Yürüdüm yürüdüm yürüdüm…
Yürümeye alışmamış ayak tabanlarım şişene kadar yürüdüm…
Bir deniz kenarında ufka bakayım, biraz olsun uzaklara dalayım istedim.

Yok arkadaş yok; tutulmamış bir kıyı, parsellenmemiş bir deniz kenarı, ele geçirilmemiş bir vakıf eseri kalmamıştı ve oturacak bir bank bulamadım.
Sonra çay bahçesi/Cafe yapılmış bir kenar mekana oturdum.
Getirilen 15 TL'lik çayı "bu ne arkadaş; bir çay bu fiyata olur mu…" diye kahırla yudumlarken, fonda gençlik yıllarımızın meşhur şarkısı "Unutma Beni" çalıyordu.
Hele de, "Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım
Unutma beni
Unutama beni…" sözlerini duyunca kahroldum.

Daha bir hüzünlendim, daha da yutkunamazlaştım.
Adeta nefes alamayacak gibi kalbim sıkışıyor, ruhum daralıyor, boğaz düğümlerim büyüyordu…
Kıpkızgınlaştım,
Beni bir peçete gibi kullanıp atanlara,
Yapılan her şeyi birlikte yapıp da; beni dışlayanlara,
Yarı yolda satanlara,
Yolda bulduklarıyla beni değiştirenlere,
Beni yutkunamaz hale getirenlere,
Kızdım kızdım kızdım!…

Korkarak/tırsarak da olsa, aldım telefonumu elime…
Dedim; "Kimseden hayır yok,
"Muhteremlik" bile bitmiş/tükenmiş,
Tırnağın varsa başını kaşı,
Kendim ettim, kendim buldum/günahını kendin çıkart,
Tabi, çıkarsa…" deyip; Twitter'den yazmaya karar verdim.

"Bunlar beni öldürür be…" deyip çark eder gibi olmuştum ki; merhum Ahmet Kaya'nın bir şarkısı aklıma geldi.
"Gözü bağlanmış korkulardan
Yasaklardan, baskılardan
Asla irkilmiyorum
Çünkü kan emici yarasadan çıldırdım
Başkaldırıyorum…
Ben bir namlu ağzıyım
Omuz vermiş halkına
Başkaldırıyorum hey
Herkes varsın farkına…"

Ve, başladım yazmaya;
"…8 yıldır boğazımda bir düğüm var.
Ne içersem içeyim bunu yutamıyorum, sindiremiyorum içime…"